Hoşgeldiniz Aylak Madamlar Takipçileri,

Hayat kimi zaman elektrikli, kimi zaman elektriksiz ama her daim bize renkli oldu !!!

İyi seyirler...

3 Nisan 2012 Salı

KoKu

Fransız Yazar  Patrick Süskind’’in 1985 tarihli, birçok dile çevrilen polisiye romanı
Bir katilin hikayesi….Adı : Jean Baptiste Grenoille...
18.yüzyılda 17 Temmuz 1738 tarihiyle Paris’te dünyanın en pis kokan balıkçı halinde 
kokusuz olarak doğmuştur. 

Çöpün,çamurun, kokuşmanın, içinden gelen sevgisiz büyümüş, sıcak bir insan ruhu olmadan sırf inatçılığından ve iğrentisinin verdiği güçle yaşayan ufak,kamburu çıkmış, topallayan herkesin sırt çevirdiği bir kişi….
Doğduktan sonra annesinin idamıyla süt annelerinin yanında kısa sürelerle barınıp sevgisiz büyümüş. En belirleyici özelliği çok iyi koku alması.Kötü kokuları katlanabilen,  iyi kokulara karşı da zaafı olan  istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten çekinmeyen bir katildir.Amacı dünyada eşi benzeri olmayan gerçek insan kokularından oluşan kimsenin yapmayı beceremediği kendisinin bu alanda bir ilk olacağı parfümü yaratmak. Bu parfümü yapabilmek için 25 tane eşi benzeri olmayan güzellikteki genç kızları öldürüp kendi yöntemleriyle kokularını derilerinden alıp kullanması ve bu şekilde dünyadaki en etkileyici parfümü yaratması. Güçlü tasvirleri olan etkileyici bir kitap okumadan geçmeyin derim.

“Geçip gitmişti karşısındakinin kendi eti,
kendi kanı olduğu yollu yuvacıl düşünceler.
Toz olmuş dağılmıştı babalı oğullu,
güzel kokan analı duygusal idil.
Elinden çekilip alınmış gibiydi
kendinin de çocuğun da çevresinde düşlediği,
o sımsıcak saran örtü:
Yabancı, soğuk bir yaratık yatmaktaydı dizlerinde,
niyeti düşmanlık olan
bir yabani hayvan;
o kadar ağırbaşlı
ve Tanrı korkusuyla akılcı düşüncenin
yönettiği bir kişiliği olmasaydı
çocuğu bir iğrenme anında,
bir örümcekmiş gibi
fırlatıp atmıştı bile.”
/ “Koku” romanından





Kitap ardından 2006 yapımlı 16.02.2007 vizyon tarihli 147 dakikalık aynı adlı romanından uyarlanan film Yönetmen; Tomy Tykwer  tarafından izleyicilere sunuldu. 






Zira kitabı okuduktan sonra merak edeceğiniz, acaba kitaptaki bu bölüm nasıl görsellenirdi diye merak edeceğiniz kareler bulacağınız kesin.
Filmde usta isimlere var. Kimler mi ? Dustin Hoffman-Alan Rickman-Ben Whishaw-John Hurt-Rachel Hurd


İyi okurlar & İyi Seyirler
Madam Butterfly

Aylak Madamlar 2012 Ankara Kitap Fuarı'nda !!!


1 Nisan 2012 Pazar

Annem ve Cacık

Alalade bir gün, alalade mutfakta geçirilen zamanlar, alalade yemekler ve alalade bir ben… 

Buzdolabını açarım alalade bir bakış atmaktan öteye gitmez belki ama son anda görülen yoğurt, salatalık ikilisi gözlere çarpar ve bir anlık hışımla hadi cacık yapayım fikrini doğurur. Duraklarım ilk önce …bir anlık neşem gider hatta içim sızlar !!! Annem gelir aklıma kırgınlıklarımız, kırılmışlıklarımız, evladını anne şefaketinden mahrum bıraktığı katı kalbi… Yinede yılmam yoğurdu özer, salatalıkları birbir yıkar, bol naneli, bol sarımsaklı "sevilesi cacık" yapmaya koyulurum… Tıpkı annemin sevdiği gibi “sevilesi cacık” içine sevgi katmadan olmaz… Ateşin üstüne gidip korkularla yüzleşmek gibi çıkartıp atmak, silmek yakışır mı bize… aklımda annem; biraz tebessümle, biraz kırgınlıkla işe koyulurum. Anneyle konuşmuyoruz diye cacığa da küsecek değiliz ya! İşte o yüzden ne zaman cacık yesem annem gelir aklıma… Ekmeği küçük küçük cacığın içine atıp sanki pirzola yer gibi büyük bir iştahla yediği sahneler gelir ve geride kalmış mutlu zaman dilimleri, akıllarda canlanan müzik dökülür dudaklardan usul usul... 

Seni andım bu gece 
Kulakların çınlasın 
Şimdi dargınız seninle 
İnan sen herkezden başkasın… 

Çok hüzünlü bir cacık oldu bu bizim cacık. İçine sevgi, özlem, bir dolu boşkalmışlıklar katıldı, özenle bir bir ekmek doğrandı, yutkunarak kaşıklandı anneyi yaad etmek kolay mı :( Hüzünlüydü bekli ama yinede ders alındı yaşanmışlıklardan. Olsun sağdı, nefes alınıyordu ya bununla yetinildi… 

 Ne yani sen elmayı seviyorsun diye 
 Elmanın da seni sevmesi şart mı? 
 Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık 
 Yahut hiç sevmeseydi 
 Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? der yola devam ederim.

 Tek cocuk olmanın vermiş olduğu bir sıkıntı mı yoksa; her annesi babası ayrılmış cocuklarda da mı var bu iç kıyıntısı bilmem ama, içimde hep bir boşkalmışlık var. Bastırılmış duygularım hep aksini idda etsede ; benim için içimde tarif edemediğim garip bir eksiklik var. İçimi kemiren bir kurtcuk yoksa tabi. Evet kabul ediyorum her zaman bir şeyler eksikti benim için. Ne mi eksik ??? Anne, babanın bir çatı altında birbirlerini kedi köpek gibi yeseler bile cocuklarına vermiş olduğu bir aile teminatı vardır bilir misiniz ? İşte ondan. Ebediyete kadar süreceklerini sandıkları aile teminatı. Uzun soluklu ebediyete varan bir poliçeye imza atar gibi imzalanan evlilik cüzdanları ve hazin sonuçlar. Her neyse konumuzun dışına çıkmayalım… Teminatsız yaşadım ben ya da teminatlı bir hayat verebildiklerinde sanırım ben çok küçüktüm… Hatırlamıyorum… 

İstatistiklere göre annesi babası ayrılmış cocuklar kendi evliliklerinde aynı yollardan geçmemek adına ne kadar çaba sarf ederlerse etsinler ailesinden alamadığı aile teminatı olmadan, başkoydukları evliliklerinde mutlu aile tablosuna ulaşmaları zormuş. Neden mi ? İnsan alabildiğini verirde ondan… Ya da sakındığın göze çöp mü batar desek biz bu olaya bilemedim şimdi. Her neyse cacıkta mıdır keramet yoksa benim edebi yanımda mı bilmem ama istatistikler zannımca haklı… Eksiltiyoruz çocuklarımızı en güzel zamanlarında. İçlerine dolduruyoruz boşkalmışlıkları, iç burukluklarını teminatsız bir yaşam sunuyoruz. Biz veremedik sen git kendin temin et diye. Oldu ki edemedin mi öyle yaşamayı kabullen ne varki bunda cocuk oyuncağı gibi börbürlenmelerle bırakıyoruz tek başlarına… Eeee peki bu durumda ne yapabiliriz diye düşünmeden edemiyorum. Çocuklarımızı bir çatı altında ne pahasına olursa olsun huzursuz bir ortamda büyütmek mi cazip olan, yoksa ayrı çatılar altında çocuklarımıza teminatsız bir hayat sunmak mı ? İşte bu kritik bir nokta artılar eksiler terazide denk geliyorsa karar vermek zor zati… Benide aşar bu durum. Tırnağı olup başını kaşıyamayanlardanım ben. Annem babam ayrı nede olsa… 

DAYANAMADIM… Ben yine bir iki fikir beyan edeyim diye alıyorum tefi elime ve olayı şöyle sonuçlandırıyorum. Ben ne derim... Ben şunu derim; çocuk sahibi olmak fedakarlıkla eşdeğer ise !!! Anne babaların bu bilinçle hayatlarına yön vermesi gerektiğini, veremiyolar ise zoraki birbirinizi yiyene kadar aynı çatı altında; evlilik denilen saçma sapan, temeli düzgün atılmamış bir oluşumla, öbür dünyaya nail olana kadar aynı evde cocuklarınız için yaşayın diyecek halimiz yok ya ! Yapılacak tek şey medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarlar olarak değilde, gerçekten medeni olarak bir bütün olunduğu düşüncesi akıllardan silinmeden, cocuklarına kapasitelerinin üstünde sevgi & şefkat & ilgi üçlemesinin en büyüğünden bir demet vererek eksik bir yaşam sürmemesi için çaba sarfetmek gerekir diye düşünüyorum… Neden mi olağanüstü bir hal yaşayan cocuğu uçurumdan bir tekmeyle atmamak için. Ha veremedin mi bu demeti al işte o zaman bela geliyorum demez, bizzat geliyorum demeden olay mahalline intikal eder. O zamanda iş işden geçer al misketlerini ver bebeklerini demekten başkada çare kalmaz… Ben bugün çok mu düşündüm ne edebi yanımı sustursam iyi olacak sanki sustururkende annemi anmadan edemiyorum… 

- ah anne ahhhhh bir cacıkla beni nerelere getirdin alacağın olsun ..

Madam Butterfly